kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2011 Salı

''Enfes'' Yaz Tatlısı

Uuuupuzun bir ara verdim diycem ama zaten hiç bi vakit saldıramamıştım şu bloga. İşte yine de vermiş olduğum bu araya ''enfes'' bir yaz tatlısı tarifiyle nokta koymuş bulunacağım birazdan.Bu arala bir hamaratlığım üstümdeki sormayın. Tatlılar, kızartmalar,soslar, börekler ,çörekler of of of. Neyse geç kalmadan hemen tarifi vereyim.
İhtiyacınız olan malzemeler çok basit. Hemen söylüyorum herkesin evinde mevcut olan bildiğimiz yoğurt ve sevilen yumuşakça bir meyve. Örneğin şeftali örneğin kayısı.. Ben kayısı kullandım evde onu buldum işime geldi. Şimdi efendim yiyeceğiniz miktara göre kayısı yıkayın çiti çiti. Ardından yarın ikiye çıkarın çekirdekleri, çekinmeyin. Atın derin bir kaba. Tamamdır. Üstüne yine yiyeyeceğiniz kadar yoğurdu atın. Alın el bilendırını. Kesin, parçalayın, çırpın güzelcee. Bir kaseye koyduktan sonra atın onu buzluğa. Yaklaşık 1-2 saat sonra çıkarın dolaptan. Hmmm taş gibi olmuş, içine kaşık girmez,çatal girmez,bıçak girmez. Yiyemeyin bir güzel. Sonra o yavaş yavaş erisin tırtıklayın kenarlardan. O yoğurdun ekşimtrak tadıyla kayısının tatlısı buluşsun midenizi bi allak bullak etsin of of of. Ama yaptığınız için ziyan olmasın diyip yemek zorunda hissediceksinizi kendinizi benim şu an yaptığım gibi. Bunları yapmadan öncede tvde çok güzel oluyomuş gibi bunu anlatan kadına da benim için bir iki sunturlu küfür düşünün. İşte size 'enfes' bir yaz tatlısı. Afiyet, bal, şeker olsun. 

19 Şubat 2011 Cumartesi

Aynı Nakarat

    Hep aynı terane... Bazen bi anda otururken aklıma bir konu geliyor,şahane. Alsam kalemi elime durduramıycam kendimi. Ya o an müsait olmuyorum ya da sonra yazarım diyorum sonra oluyor,pısss.. kaçıyor benim konun gazı. Uçuyor aklımdakiler, ay ben ne yazıcaktım, şuna değincektim ama neydi o kabilinde anlamsız saçmalamalar. Sonra çok sinir oluyorum kendime şu an olduğu gibi. Şimdi de nooldu ders çalışmam gerek yazmaya vaktim yok,kaldı bloğum piç gibi. Hiç işim gücüm yokken aklıma gelmez bir halt ne zaman yoğunum ''Ay bi boş vaktim olsa da yazsam.'' !!!! Benim ki  laf ya hep neyse artık..

2 Şubat 2011 Çarşamba

Aval Aval Seyr-ü Sefa

    Zaman zaman yazmayı istediğim o kadar ayrıntı,okumayı istediğim o kadar neşriyat,gezmeyi istediğim o kadar yer, dokunmayı istediğim o kadar kalp oluyor ki ne yapacağımı şaşırıyorum,afallıyorum. Hayat bana bazen herhangi bir şeyi yapmayı arzulayacak kadar bile değerli görünmüyor,bazense; istediklerimi gerçekleştiremeyeceğim kadar kısıtlı,dar,sıkışık. Bilemiyorum bu herkesin başına geliyor mu. Belki de benim sözkonusu ''çoklu kişiliğim''dendir bu olanlar. Bir gün sarılmak istiyorum hayata kavramak istiyorum onu sıkı sıkı, diğer gün tek istediğim,yatağımın içinde yatıp zamanın akıp giderken bana zarar vermemesi. Diyorum ki o zamanlar: ''Yok ben beceremiyorum yaşamayı,olmuyor.''. Ardından olduğuna şükrettiğim sosyal yanım saçmaladığımı haykırıyor suratıma. Kalk diyorum o ezik kişiliğime. Talep et, arzula, heycan duy,iste,sahip ol, heycan duy, ağla, bağır, çağır, zıpla, kanını kaynat, pot kır, dokun, hisset.. yaşa kısaca. Diyorum diyorum da bunları bir bakıyorum yine kavgaya tutuşmuş ben ve ben. Ben canhıraş yaşamaya çalışırken izliyorum ya aval aval onu demeye çalışıyorum işte...

11 Ocak 2011 Salı

Başlamadan Biten Kariyerim

    Küçükken yemek yapmaya çok meraklıydım. Evde yalnız kaldım mı hemen dalardım mutfağa, ne varsa karıştırırdım birbirine. Artık havuçlu kekler mi istersin, yarısı siyah yarısı beyaz  kakaolu kurabiyeler mi istersin, neler neler. Bir gün şerbet pişirip de sadabat tatlısı bile yapmışlığım vardır. Tadları kimi zaman idare eder çoğu zaman da güzel olmuştur,acemi şansı işte. Televizyonda yemek programları izlerdim,ordan da taklit etmeye çalışırdım. Hele bir program vardı Kanal d'de 'Sen Her Şeyi Düşünürsün' diye. Emel adındaki hamarat ablamız tefal'ın sponsorluğunda akla hayale gelmeyen şeyler yapardı. Ben de nasıl özenirdim keşke yapabilsem diye. Ama gıcık olduğumun kadını hep malzamelerini ''hassas tartı'' dediği zamazingoyla ölçer,yok o spatula bu çatal diye alengirli alet edevat kullanırdı,deli olurdum. Benim yok ki ölçüm. Sen 200 gram şeker dedin mi ben kalıyorum gözümde yaş, elimde bir çuval şeker ve bardakla aval aval. Nerde kaldı iki bardak,üç kaşık ölçülerimiz? Nerde eski ananemiz,adetimiz? Sorarım sana a kadın??? Bir küçüğün hayellerini bozmaya ne hakkın vardı? Belki de benim, ''Küçüklüğümden beri meraklıydım,hep yemek yapardım evde yalnız kaldığımda.'' diye cümlelerle anlatacağım aşçılık kariyerimin katline sebep oldun. Kırmayaydın hevesimi şimdi bir yandan Çırağan Sarayı'nın baş şefiyken bir yandan da restoranlar zincirimin yöneticelerine emir dağıtıyodum. Senden sonra da içerlediğim tefal'dir. Sen her şeyi düşünmüyormuşsun işte tefal. O gün and içtim hayatım boyunca tefal ürünlerine ambargo uygulayacağıma dair. O gün bugündür mutfağıma bir tane ürünlerini sokmadım,sokmam da! Bir küçüğün hayallerini buruşturup çöpe atmanın;onun geleceğiyle oynamanın bedeli bu kadar basit olmamalı ve karşılıksız kalmamalı,benim tarafımdan da kalmayacak. İşte doluydum böyle,akıtayım derdimi dedim.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Duvarlarım Var Bilmediğim..

Bazı anlar vardır gerçeğin tam karşına dikildiği. Dikilir karşına duvar gibi, geçit vermez. Böyle durumlarda genelde ne yapacağını şaşır da insan uzun bi süre,bazen sonsuza kadar olur bu,inkarla birleşimiş kaçma isteği doğar insanda. Bağırıp çağırıp o tuğla yığınına, sıyrılırsın kenarından, devam etmeye çalışırsın yoluna; ve devam eder gibi görünürsün. En azından sen öyle sanırsın. O duvar dirildikçe senin hayatında, sağlı sollu bırakırsın ardında. Ama lanet gibi yapışır o sana, takip etmeye devam eder.Anlayamazsın işte o duvarı yıkman lazımalman lazım ardına,ayaklarının altına. İşte benim de böyle bi duvarım var. En sevdiğm. O benim önümdeyken benim onu arkamda sandığım. Ona sahip olduğumu; en kuvetli silahım olduğunu sanıp sırtımı dayadığım. Meğer o bana destek değilmiş engelmiş şimdi anladım.Ben sırtımı dayıyodum ona, o bir anda yıkıldı arkamda; dizili verdi önüme sırayla. Ben yerdeyim tabi. Hani ilkokulda olur ya ''şakacı'' veletler sn tam oturucakken çekerler sandelyeni altından; yapışırsın göt üstü. Heh aynı öyleyim ben şu an, sızlıyor münasip yerlerim. Oturamyorum tekrar bir yere, korkuyorum kayıverecek altımdan , yapışıcam yine yere diye. Bekliyorum bana yer göstersinler diye ama ben kitabevinde onlarca kitap arasından aradığını kendi bulmayı seven; sinemada yer göstericelere rağbet etmeyen; kaybolduğumda kanının son damlasına kadar kimseye yol sormayanım. Problemim var aklımın rotasından başka yol göstericilerle. Anlaşılan Biraz yürüyüşe çıkıp kâseyi dinlendirmeliyim. Başka yolum yok gibi gözüküyor.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Zaman

Bu aralar zaman benim için fazlasıyla ağır geçiyor. Her dakika, her saniye kendini hissetiryor adeta. Sevgilisinden yıllarca telefon bekleyen kızımız farkına varır ya toplamda 5 dakika geçmiş; benim durumum da o. Sanki jack Baur'la dizi çeviriyorum, hissiyat aynı. Oturuyorum,kalkıyorum,geziniyorum,bir çay molası,internette neler varmış ya bi bakalım,televizyonda da bi şey yokmuş aman,neyse saat kaç oldu yaaa. !!!! Bütün bunları yarım saat içinde yapmış olamam! Kaç saattir.....?? Neyse...  İşte bu enteresan durumumdan nasıl bi çıkar sağlaycağımı düşünürken farkına vardım ki mutlu anlarım da benim için bir ömür olmuş. Her zaman korktuğum; keyifli zamanlarımın bana yetmemesi hali, bu yeni yeteneğim sayesinde biraz katlanılır hale geldi benim için. Sıcak sevgi dolu ortamımda,sarıp sarmalanıp usulca durmak bu aralar daha anlamlı. Şimdi düşündüm de keşke bu yeteneğimle biraz oynayabilsem; onu biraz şekillendirebilsem. Mesela bu yeni durumumla birlikte görmezden gelmeye çalıştığım kötü,mutsuz,çekilmez anlarımı ileri sarabilir miyim acaba? Belki üstüne çalışırsam olur. Mutluyken zamanı 1000'e böler; mutsuzken 1000'le çarparım. Hmm,olabilir. Hatta bu zamanla olan arkadaşlığımı ilerletirsem bir gün ne biliyim bir zaman bükücü, bir paralel evren gezgini olabilirim belki. Ya da gider kendimi en mutlu anıma hapseder,ölümsüzlüğü tadarım.

2 Ocak 2011 Pazar

Kıska(n)çlık

Kıskançlık enteresan bir duygu.. En azından benim için. Kıskanıp da belli etmemek için genelde takındığım tavırlar: gıpta etmek,özenmek. Hatta takdir etmeğe kadar da gittim. ''Helal olsun canım ben kıskanmıyorum ne güzel onun için.''  cümlesi de yeni mottom! Tabi bunların hepsi kendi içimde ve kendimle verdiğim savaşta kullandığım mekanizmalar. İçimden hep düzgün bir insan olmaya çabalıyorum çünkü. Kıskançlığımın yöneldiği kimseyle yüzyüzeysem eğer bu içimdeki savaş çok yeni bir arenaya taşınıyor: kendimi saklamasını çoğu zaman bildiğim mimiklerim,jestlerim,ifadelerim. Dediğim gibi çoğu zaman kendimi saklamasını başarıyorum ama bu sefer arkasına sakladığım şey benim için yeni ve ayrı bir mesele halini alıyor. Ben böyle ve bir çok değişik zamanlarda utangaçlık,mutsuzluk,memnuniyetsizlik maskelerini takınıyorum. Tek tek de değil hem de hepsini karışıtırıyorum; tüm kişiliklerime sarınıyorum. Kendime ''çok kişiliklerimden'' alacalı bi kıyafet dikiyorum; cuk oturuyo üstüme. Salak bir ürkeklik; boş bir kendini beğenmişlik; anlamsız bi yukardan bakma; safsata bir korku; uygunsuz bir dışta kalma isteği. Netice: enfes bir izolasyon! Geçtiğimiz hafta bu mana yoksunu durumun içinde buldum  kendimi bir anda. Hiç bir şey yapamadım,takıldım,kaldım. Bu kendimce ''savunma mekanizmam'' gitgide benim gerçekliğim olmaya başladı. Bir ''kıskaçla'' tutulmuş gibiyim; sıkıştım kendi diktiğimin içinde; kurtulamıyorum.